1999 sıcağında bir yaz günü sabaha karşı yüreğinde bir sızı ile uyanmak. Çocuk aklı ile şehirlerin yerle bir olduğunu duymak ve o şehirlerde senin kardeşten öte bir canının yaşaması. Yıkılan aileler, yok olan umutlar ve bir yeniden diriliş hikayesi. Aslında ülkemizin hepsi bu hikayeyi yakından tanıyor. 99 Marmara depremi hepimizden bir parça aldı götürdü. Deprem sonrasını şöyle bir hatırlıyorum da, ablamın hayattı kalışına mı sevineyim yoksa daha geçen hafta beraber Sakarya sokaklarında koştuğumuz özünde yeğenim ama gerçekte kardeşim gibi olan Metehan’ı kaybettiğime mi ağlayayım bilememiştim. Şehirlerde farklı milletlerden insanlar vardı. Herkes bu acının bir ucundan tutarak ortak olmak istemişti. En çok da “bana göre” hepsinin Japon veya Çinli olduğu düşündüğüm insanlar oradaydı. Babama onlar neden geldiler dediğimde onlar Koreli’dir, bize bir ömür minnet borçları var demişti.

2014 yazında sıcak bir Temmuz günü Seul sokaklarında 4 genç yürüyoruz. Üzerimizde “Al bayraklı” tişörtlerimizle biraz yorgun, biraz kaybolmuş bir halde kendimizi bir kafede bulduk. Kahvelerimizi söylemiş etrafı seyrederken siparişlerle birlikte bir tatlı tabağı usulca masaya bırakıldı. “Bunu biz sipariş etmedik bir yanlış var” dediğimizde Türklere ikramımız cevabını aldık. Hiç unutmam uzun bir süre birbirimize bakmıştık kahvelere ve tabağa dokunmadan. Çok geçmeden kafenin sahibi olduğunu söyleyen yaşlı bir Koreli masamıza yanaştı ve oturmak için izin istedi. Çat pat konuşabildiği ingilizcesi ile bize Ankara okulunda okumuş bir kimsesiz olduğunu, Türklere büyük bir sevgi ve minnet beslediğini anlatmıştı.

Ayla filminden…

Ayla’yı yazmaya başlamadan önce bu iki anıma yer vermek istedim. Çünkü Kore denildiğinde savaşı başlatanlar veya savaşı kazananları değil tüm dünyanın hafızasına yalnızca “Kahraman Türkleri” kazıyacak kadar kahraman olmuşuz.

Ayla senaryosu bakımından ülkemizin yabancı olmadığı bir hikayeyi beyaz perdeye taşıyor. Her ne kadar hikayenin ana teması korunmaya çalışılsa da beyaz perdeye aktarılan her hikayede olduğu gibi eklemeler/çıkarmalar mevcut. Film dört bir yandan sevda, özlem ve ayrılıklarla dolu. Sevdiğini geride bırakıp Kore’ye giden Süleyman Astsubay’ın savaşın ortasında bulduğu kimsesiz çocukla başlayan hikayesini izlerken hem gözleriniz doluyor hem de göğsünüz kabarıyor. Ayla ile yaşadığı 15 ayın sonunda ülkesine dönmek zorunda kalan Süleyman Astsubay, beraberinde Ayla’yı da ülkesine getirmek için her yolu deniyor ancak başarısızlıkla sonuçlanıyor. Filmin ikinci yarısında Ayla’dan ayrılan Süleyman Astsubay, ülkesine döndüğünde sevdiğininde ondan umudu kestiğini öğrenince dünyası bir kere daha kararıyor ve yaşadığı yeri terk ederek İstanbul’a yerleşiyor. Geçmişten günümüze gelen sahnelerde Ayla’yı hiç unutmayan Süleyman Astsubay’ın her fırsatta ona ait bir parça ile avunmasını izlediğimiz hikaye mutlu sonla bitiyor.

Ayla

Ailenizi alıp gidebileceğiniz bir film olan Ayla oyuncu kadrosu açısından bana göre başarılı bir yapım. Ancak filmin “Oscar Adayı” şeklinde pazarlanması beni biraz rahatsız etti. Öncelikle film Oscar’a aday değil, aday adayı. Hatta bu aday adayı olma mevzusunda da küçük bir hile yapılmış durumda. Gösterime girmeyen bir filmin Oscar’a aday olması imkansız. Yani siz bir filmi herhangi bir salonda gösterime sokmadan akademiye gönderip “Hacı abiler bizim şu filme sizin heykellerden kaç tane ediyor bi kontrol eder misiniz?” diyemezsiniz. Bu nedenle de Ayla – Nuri Bilge Ceylan abimizden öğrendiği mini hileyi uygulayarak- yalandan bir salonda gösterime sokulup Akademinin yolunu tuttu.

Filmin benden artı puan kazanmasını sağlayan güzel yanlarından birisi elbette ki mülteci çocuklar oldu. Ülkemizde milyonlarca mülteci çocuk yaşadığını düşünürsek bunlara karşı bir hassasiyet oluşturmak ve bu hassasiyete göre davranmak hepimizin boynunun borcu.

Ayla

Ayla Oscar alır mı bilmem ama Türk halkının filmi çok sevdiği izlenme rakamlarından belli. Vaktiniz olursa gidin izleyin, çocuklarınıza izlettirin. Günümüzde yozlamış duyguların üstüne bir sünger çekmek ve özümüzü hatırlamak için Ayla gibi nice yapıtlara ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.

Nuri Killigil, Vecihi Hürkuş, Ayla ve niceleri… Bunlar gibi gerçek kahramanlık hikayelerinin çocuklarımıza Amerikan sinemasının yalandan kahramanlarından daha çok sevdirilmesi gerektiğine inanıyorum.

Daha fazla içerik yok